Siz hiç terör mağduru yakını oldunuz mu?

Siz hiç terör mağduru yakını oldunuz mu? Ben oldum, hem de iki kez…

İlki 2005 senesindeydi. Askerdeydim. Derecik adı verilen, Şemdinli’nin Irak’a bakan taraflarında, sonradan hudut taburu olarak ilan edilmiş bir iç güvenlik taburunda görevliydim. Hem S2 hem de S3 yazıcılığını birlikte götürüyordum. Özetle istihbarat ile harekat (operasyonlar, eğitim vs.) yani. Yan odamda ise muhaberedeki arkadaşlar diğer birliklerle olan iletişimi yönetiyordu. Yaptıkları işler arasında bölgeye asker sevki sadece konvoylarla olduğu için konvoy nereden kaçta çıktı, aradaki karakola kaçta vardı gibi bilgiler de vardı.

Konvoy dediğiniz şey yerine göre farklılık gösterir. Örneğin Van’dan Yüksekova’ya 40 minibüs, 3 otobüs iki de zırhlı araçla gittiğimizi hatırlıyorum. Yüksekova – Şemdinli arasını ise daha az sayıda minibüsle. Şemdinli – Derecik arası ise benim dönemimde Mercedes’in askeri kullanım için tasarlanmış, 2,5 tonluk Unimog kamyonları tepesinde oluyordu.

O yolu kamyon tepesinde ilk geçtiğimde bana western filmlerindeki vadileri anımsatmıştı. Hemen sağınızda dik bir tepe, diğer yanınızda hafif bir uçurum, altında usulca akan bir dere ve derenin biraz ilerisinden yükselen bir başka tepe. İlk geçtiğimde 60 kilometrelik toprak yolu 9 saatte alabilmiştik. Geçtiğimiz, iki kamyonun yan yana zor sığacağı toprak yola iki kez etrafını 20 kadar askerin ancak sarabildiği kayalar düşmüş, o kayalar balyozla parçalanıp yol kenarına atıldıktan sonra devam edebilmiştik. Yolun zorluğu ve süre nedeniyle aradaki bir karakolda mola verilir, Derecik ve Şemdinli’ye kontrol noktasındayız mesajı geçilip devam edilirdi.

2005 yazının ortalarında Şemdinli’den konvoyun çıktığı bilgisi geldi önce. Pek çok asker defalarca geçtiği için kaçta nerede olacağı üç aşağı beş yukarı belliydi. Ama nedense o gün aradaki karakola geldiği bilgisi ulaşmıyordu. Haliyle içimizde bir tedirginlik oluştu. Kötü senaryoyu düşünmek istemiyor, yine kaya düşmüştür belki diye geçiştirmeye çalışıyorduk. Ama maalesef kötü senaryo gerçek olmuştu. Konvoy Şemdinli’den çıktıktan sonra teröristler hedefledikleri kamyon geçerken uzaktan mayını patlatmış, 2,5 tonluk koca kamyon olduğu yerden havalanıp ileride bir yere düşmüştü. Ama olay bununla sınırlı değildi. O gün konvoyda olan arkadaşlarımın anlattığına göre düştüğü yerde bir mayın daha vardı. Koca kamyon, buruşmuş kağıda dönmüştü. Sonuç; benim bölüğümden iki asker ile daha yeni tayin olmuş bir astsubay şehit düştü…

* * *

Haber bize ulaştığında muhaberedeki arkadaşımın elinde şehitlerin listesinin olduğu kağıtla, ne yapacağını bilemez halde koridordaki koşuşunu ömrüm boyunca unutmayacağım. Haberin bina dışına yayılmasıyla taburdaki diğer askerlerin halini de. Sanki olay yerini biliyormuşcasına cephaneliğe gidip silahını almaya çalışanlar, ortadaki meydanda amaçsız koşturanlar, karargah binasından çıkan her askere kimler şehit, şu da var mı diye soranlar, odalarına çekilip gizli gizli ağlayan farklı mevkideki komutanlar…

Şehit düşenlerden Ender, oradaki radyomuzu yönetiyor, ayrıca taburdaki televizyonlarda hangi kanalların gösterileceğini ayarlıyordu. Hemen odasına gidip yerine bakan arkadaştan müzik ve eğlence yayını yapan kanalları kaldırıp haber vs. kanallarını koymasını istedim. Öyle bir yetkim yoktu aslında. Kapıdan çıkarken karşılaştığım uzman çavuşa kanalları değiştirtiyorum dedim sadece. Ne bir izin alma, ne de başka bir şey. O üzüntünün arasında bunlara yer yoktu, hem Ender de şehit düşmeseydi aynısını yapardı…

Bu tür olaylar haberlere yansıdığında “operasyon başlatıldı” cümlesini duyarsınız. Bir grup asker hemen hazırlatılır, belki bir iki helikopter havalandırılır. Hepsi bu. Eğer geçenlerde yaşandığı gibi uzaktan havan atışlarıyla bir saldırı geldiyse karşı ateş açarsınız, ancak o kadar, daha fazlası değil. Oysa o dağlarda terörist bulmaya çalışmakla kalabalık bir şehirde hiçbir kameraya yakalanmayan birini bulmak arasında zerre fark yoktur. Önemli olan, olayın öncesinde alınan bir istihbarat ya da görüntü varsa bunun peşine gitmektir. Bu yapılmıyorsa, faciaya davet çıkardınız demektir.

* * *

İki kez terör mağduru yakını oldum demiştim ya. İşte o ikincisi Atatürk Havalimanı’ndaki patlamayla oldu. Ölenlerden kimlikleri belirlenenlerin listesi çıktı karşıma. Önce bakmak istemedim, ama bir şey dürttü sanki bak diye. Baktığımda ise Göksel’in ismiyle karşılaştım. Ortaokuldaki sınıf arkadaşım Göksel Kurnaz’la…

İsim benzerliği mi acaba derken fotoğrafını görünce o olduğunu anladım. Facebook’taki sayfasına girdiğimde ise sayfasına bırakılan mesajlar çıktı karşıma. Bugün cenazesi vardı Göksel’in. Gitmek istedim ama beceremedim…

Göksel’in adı medyaya havalimanına patronunu almaya giden adam olarak çıktı. 2005’teki şehitler ise sadece isim ve bazılarının cenazesine katılan politikacılar ve yöneticilerle birlikte. Hepsi bu, daha fazlası değil…

* * *

Aynı koğuşta kaldığı, aylarını birlikte geçirdiği arkadaşının şehit düştüğünü öğrenenlerin ne hale geldiklerini biliyorum. O yüzden Twitter’da, Facebook’ta doğruluğu kanıtlanmamış bilgilerin bile fütursuzca paylaşılması, ölenler arasında tanıdığı olsun olmasın hakaretler yağdıranların neler hissettiğini de. Yadırgamıyorum, hatta hak da veriyorum, olay ne olursa olsun insanların o anki öfkesini boşaltabilecekleri bir yer olması gerek. Ama daha önemlisi, bu öfkeyi kontrol altında tutabilecek liderlerin olması gerekiyor.

İşte milletvekilinden cumhurbaşkanına kadar tüm yetkililerde göremediğim şey maalesef bu. Gerçekleşmesini istemem, ama anlamaları, farkına varmaları için onların da bir terör mağduru yakını olmaları gerekiyor sanki. Belki o zaman, terör belasının içi boş vaatlerle, ortalığı kızıştıracak açıklamalarla çözülemeyeceğini anlarlar. Eğer anlamayacaklarsa da kusura bakmasınlar ama orada olmayı hak etmiyorlar…

Bir Cevap Yazın