Genel

Bu gündemde bir tuhaflık var, yeşil perde demokrasisi mi geliyor?

on
18 Aralık 2013

Bilimkurgu filmlerinin, daha doğrusu özel efektlerin kullanıldığı filmlerin olmazsa olmaz aksesuarıdır yeşil perde. Oyuncular, oyunculuklarını konuşturarak üzerinde hiçbir görselliğin, ifadenin olmadığı yeşil bir perde önünde rol keserler. Sonra efekt uzmanları bunlara gerekli dijital karakterleri ekler, montajcılar da kesip biçerek yönetmenin kafasındakini bilgisayarının diskine yazmaya çalışır…

Türkiye, 17 Aralık tarihinde gündem hızı ve yoğunluğu açısından, belki başka bir ülkede olsa ülkenin yok olmasıyla sonuçlanacak bir gün geçirdi. Hakan Şükür’ün AKP’den istifasıyla hareketlenen gündem, sayısı 50’yi bulan, aralarında bakan çocuklarının, kamu bankası genel müdürünün ve aslında yıllardır göz yumulduğu bilinen altın ticaretini gerçekleştiren işadamının ve birkaç müteahhitin de olduğu gözaltılarla iyice hareketlendi. Akşam saatlerinde, bir bakanın 1,5 milyon dolar rüşvet aldığı iddiasıysa tuz biber oldu. Detaya çok girmeyeceğim, çünkü herkesin kafası fazlasıyla kazana dönmüş durumda.

Tüm bu karmaşayı sabahtan bu yana takip etmeme rağmen herhangi bir yorum yapmaktan özellikle kaçındım. Çünkü artık aynı fikirde olmadığı insanların paralel evrende yaşadığını zanneden bir toplum haline geldik. Kimin ne yorum yaptığını, konuya nasıl yaklaştığını görmek, yani büyük resmi gözlemlemek için biraz geriden bakmak gerekiyor. Pek bilinmez ama sağlıklı bir insanın gördüğü alanda bir geminin sığabileceği büyüklükte kör nokta vardır. Bakmakla görmek arasındaki ayrımı dengeleyebilmek için mesafeyi iyi ayarlamak gerekiyor.

Karşılaştığım manzarayı tek cümleyle özetleyebilseydim, başlıkta da gördüğünüz cümleyi kurardım: “Bu gündemde bir tuhaflık var”. Bir tuhaflık var çünkü olayları cemaat – AKP çizgisine çekmek isteyenler, cemaat içinden AKP’yi, AKP içinden cemaati suçlayanlar, bize dokunmuyor ya oh olsun diyen, hukuk devletini savunacağına bir çomak da biz soksak mı diye düşünen muhalefet ve okuma fakiri olduğu için karşılaştığı her olayı kendisine sunulan at gözlüğünden bakıp değerlendiren bir toplum var. Peki bu olaylarda bana tuhaf gelen ne?

  • Cemaat, sebep ne olursa olsun sırtını dayayacağı bir siyasi parti olmadan hareket etmez. Hele seçimlere – yerel değil, genel seçimleri kastediyorum – bu kadar kısa zaman kalmışken mümkün değil.
  • AKP, yine seçim dönemine girmişken, Gezi’de galip geldiğini ispatlamak adın yüzde 1 bile olsa oy ihtiyacı var. Ben senden güçlü bir liderim kavgasının işe yaramayacağını Tayyip Erdoğan da gayet iyi biliyor. Defalarca tekrarladığı yüzde 50’nin yüzde 45’e bile inmesi -ki bence 35 civarı bir oy alacak AKP- onun başarısız gösterilmesi anlamına gelecek.
  • Bugünkü olaylarda birden fazla dava söz konusu. Eğer AKP ya da cemaatten biri dişlerini göstermek isteseydi, kaçakçılık ve izinsiz ruhsat gibi konularla bakan çocuklarının tutuklanmasını aynı güne sığdırmazdı.
  • Soruşturma için yapılan takip kimi kaynaklara göre 1, kimilerine göreyse 2 yıl önce başlamış. Tarih ne olursa olsun böyle operasyonlar istihbarat olmadan gerçekleşmez. İstihbaratı sahiplenme konusunda AKP ve cemaat arasında ciddi bir çekişme olduğu herkes tarafından biliniyor. Bu çekişme, doğru kanıtların toplanmasını da güçleştirir.
  • AKP’nin yeni bir büyük gündemle kendini mağdur gösterme denemesi, rakiplerden oy çalabilmesi anlamına, özellikle bu tür bir konuyla gelmez. Çünkü, Erdoğan’a ve ekibine sonsuz güven belirleyen kesim bile “neler oluyor yahu!” demeye başladı.

Peki tüm bunların arkasında neler olabilir?

Öncelikle cemaat bence artık tek bir merkez tarafından yönetilmiyor. Özellikle AKP’nin onayıyla devlet kademelerine konuşlanan cemaat üyeleri, ellerinde bulundurdukları yetkinin, gücün karanlık tarafına geçiş için yeterli olacağını düşünüyor. Fethullah Gülen’in, ben her şeyi ABD’de çiftliğimden yönetirim tavrı buradaki kontrolünü zayıflattığı için farklı kamu kurumlarında konuşlanmış isimler istedikleri gibi hareket edebiliyor. Sayısal olmasa da yetkisel gücü elinde bulunduran bu kesim, dershane çekişmesinin de etkisiyle biz bu gücümüzle iktidarı bile ele geçiririz tavrı içinde. Gülen’in yılda bir iki kez bile gelip takipçileriyle buluşmaması, gözden uzak olan gönülden de uzak olur mantığıyla yönetimdeki gücünü zayıflatmış durumda. Ama gelemez ki, şu şu sebeplerden demeyin. Herkes biliyor ki, cemaat – AKP arası ilişkilerin peri masallarını andırdığı dönemlerde, Tayyip Erdoğan’ı davet için ikna etmesi yeterli olurdu. Bunu yapmadığı için, devlet içinde tıpkı Ergenekon’u andıran bir oluşumun topladığı istihbaratla, bulunduğu mevkiinin yetkileriyle bugünkü gündemi oluşturması hiç de şaşırtıcı gelmiyor. Tek suçluyu Gülen’in şahsı olarak göstermek de mantıklı değil elbet. Her şeyin en iyisini ben bilirim, ben höt dedim mi akan sular durur, genel müdürler, medya susar diyen Tayyip Erdoğan da kadrolaşmaya izin vermesi – belki teşvik etmesi – ile aynı oranda sorumlu bu yaşananlardan.

Peki bahsettiğim türde, devlet içindeki farklı mevkiilerde bulunan farklı kişilerin oluşturduğu, Ergenekon türü bir yapının kontrol ettiği bir tür yeşil perde demokrasisi başarılı olabilir mi? Kısa vadede belki evet, üç beş yerde daha konuşlanarak başarılı olduklarını düşünebilirler. Ama unutulmaması gerekir ki, insanı en kolay alaşağı etmeyi başaran duygu hırstır. Ve yine unutulmaması gerekiyor ki; geçmişte her iktidar, koaliasyon değişikliğinde gördüğümüz gibi, bir kamu kuruluşunda en kolay  değişen şey kadroların kendisidir. Bu kesim, kendi kontrollerindeki bir siyasi parti üzerinden hareket etmeyi düşünüyorsa fena halde yanılıyor. Geçmişteki Refah – Saadet – Fazilet partilerinin akıbetlerine bakmaları, sonucu görmeleri için yeterli olur. Askeri vesayet değil kastım, başlarında iyi bir lider olmamasından bahsediyorum.

Tüm bu keşmekeşte olan sokaktaki sıradan vatandaşa oluyor maalesef. Gündemin sapıtmasıyla yönü aşağı çevrilen borsa ve ekonomik tablo, doğrudan cüzdanları sömürüyor. Yıllardır aynı şirkette çalışan kişiler ya şirketim kapanırsa endişesi yaşamaya başlıyor. En basiti, ekmek fiyatları yeniden hatırlanır hale geliyor. Sonuç; artan enflasyon, birbirini dinlemeden, sadece bağırarak karşısındakini ikna edebileceğini sanan kesimler ve en klasiğinden bir kaos.

Hiç dış mihraklar, bilmemkim lobisi diye desteksiz atışlarda bulunmasın kimse. Filmlerdekini andıran o yeşil perdeyi ülke gündemine bizzat asan bizleriz. O perde önünde, sanki dünyayı fethedercesine savaşıyormuş rolü yapmaya çalışan da bizleriz. Tıpkı, aynı perdeyi seçim zamanlarında sandığın önüne asıp, attığımız oyu saklamaya çalıştığımız gibi…

Son bir not; Gezi olaylarının daha üçüncü gününde twitter’da, “Olayların sonunda Tayyip Erdoğan’ı asıl bugün destekleyenler terk edecek” mealinde bir yorum yazmıştım. “Yedirmeyiz” cevabı da aynı gün gelmişti. Şimdiki duruma bakıyorum da, aslında az bile yazmışım…

TAGS
RELATED POSTS