Genel

Gezi Parkı özelinde bir Recep Tayyip Erdoğan analizi: Mağdur, zayıf, güçlü, paranoyak…

on
17 Haziran 2013

Blogumu güncellemeyeli 1 yıl oldu. Son yazımda yaptığım yolculuktan kısaca bahsetmiştim. Geçen hafta, farklı bir güzergahta yine benzer bir yolculuktaydım. Ama gördüğüm, gezdiğim güzelliklerden önce Gezi Parkı olayları hakkında söylemem gereken birkaç şey var…

Üç beş ağaç; kimilerine göre böyle başladı her şey. Oysa İstanbul Büyükşehir Belediyesi Taksim’i yayalaştırma kararını açıkladığı andı asıl başlangıç. Bir grup Taksim’in yayalaştırılmasına ve yayalaştırma adı altında Topçu Kışlası kopyası inşaa etmeye karşı gelmişti. Meydanda, metro çıkışında imzalar toplanmış, olayın hukuksuzluğu (İstanbul 6. İdare Mahkemesi’nin durdurma kararı ve Gezi Parkı’nın tapusu), görünmeyen tehlikeleri ve parkın yok olacağı tehlikesi duyurulmaya çalışılmıştı. Ben de imza atanlardan biriydim. Maalesef bir işe yaramadı ve belediye meclisindeki partilerin ortak kararıyla yayalaştırma projesi başlatıldı. Şu anki manzara malumunuz…

Bundan sonraki kısımları soru cevap olarak yazacağım ki daha rahat anlaşılsın…

Taksim’in yayalaştırılmasına ihtiyaç var mıydı?

Bana göre yoktu, trafiği düzenleyip, misal sadece toplu ulaşım araçlarıyla özel izne sahip (milletvekillerinin sahip olduğu türden değil, turistleri taşıyan araçlardan izninden söz ediyorum) olanların girmesi sağlanabilirdi. Ne bu kadar inşaata gerek olurdu ne de Topçu Kışlası kopyası gündeme gelirdi. Belediye, Talimhane bölgesinde yaptığını, konu meydan olunca beceremedi, belki de becermek istemedi…

Yayalaştırma projesinin zamanlaması doğru muydu?

Bence kesinlikle hayır. Belediye yetkililerinin aklından geçen neydi bilmiyorum ama, her gün en az 1 milyon insanın geçtiği bir merkezi, ulaşım olanaklarını neredeyse sıfıra indirerek inşaat haline getirme hiç ama hiç mantıklı değil. İnşaat başladıktan sonra incelediler mi ya da en azından kameralardan şöyle bir baktılar mı bilmiyorum ama proje, öyle acele gerektirmeyen, Şişhane – Yenikapı metrosu açıldıktan sonra da pekala gerçekleştirilebilecek bir işti. Otobüsler Unkapanı ya da Şişhane’den geri döndürülebilir, burada inen yolcular metroyla ya da tünele çıkarak tramvayla rahatlıkla Taksim’e ulaşabilirdi. Ama Belediye, – 2014 seçimlerine yetişmesi için sanırım – burada trafiği neredeyse günün her saati içinden çıkılmaz hale getirdi. Sonuç, kaybedilen çalışma saatleri, düşen verimlilik. Trafikte kalan özel araç ve toplu ulaşım araçlarının tükettiği yüksek miktarda yakıt. Bu yakıt nedeniyle normalden daha fazla petrol ithal edilmesi, ülke ekonomisine zarar. Bir belediye, üstelik ülkeyi yöneten hükümetle aynı partiye mensup bir belediyenin böyle basit hesapları yapamıyor olması kimse kusura bakmasına ama utanç verici!

Topçu Kışlası’na ya da benzer bir eski yapının canlandırılmasına gerek var mı?

Her şehrin belirli sembolleri vardır. Topçu Kışlası, yaşı yüksek olanların bile hayal meyal hatırlayabileceği bir mekan. Başbakan yapacağız demese kimsenin aklına gelmeyecek bir yer. Eğer konu tarihe sahip çıkmak, ecdadımızın geçmişini yüceltmek ise, bu hükümet dahil önceki hükümetlerin tonla tarihi mekan enkazı var ortalıkta. AKP dönemi için Hasankeyf ve Allinoi ilk akla gelenler. Daha fazlası için NTV Tarih dergisinin birkaç ay önceki sayısında yayınlanan “İstanbul’u yıkan başkanlar” isimli dosyasını okuyabilir. Lütfi Kırdar’dan Bedrettin Dalan’a hemen her başkanın bu konuda sabıkası var. Kadir Topbaş da aynı geleneği devam ettiriyor maalesef.

İlk kurşunu kim attı?

Konunun başına dönersek, aslında olayların ikinci ya da üçüncü gününde İBB Başkanı ve İstanbul Valisi konuşmalarının bir bölümünde haklı olduğu bir açıklama yaptı. Açıklama şuydu: “Biz sadece kaldırımı genişletiyorduk.” Kaldırım genişletme açıklaması doğruydu, hatta çalışmanın sabahın beşinde yapılması da -trafiğin yoğunluğu nedeniyle- doğruydu. Ama hangi akla hizmet bilinmez, sadece oturan insanlara hiçbir uyarı yapılmadan biber gazı püskürtmek, işte bunun affediler bir yanı yok… Sırrı Süreyya Önder o an orada olup dozerleri durdurmasaydı da bunlar yaşanırdı. Çünkü oraya toplanan insanlar dozer durdurulduğu için değil, masum insanların üzerine sıkılan gaza tepki olarak toplandı. Peki ilk kurşunu kim mi attı? Bence belediye, üstelik silahı kafasına doğrultarak. Her yeni beton katkılı projeyle adeta rus ruleti oynadı. Gezi Parkı, merminin denk geldiği an oldu.

Tüm bunlar kimin işi?

Başbakan’a bakılırsa önce marjinal gruplar, ertesi gün CHP, bir sonraki gün yabancı güçler. Buna Kuzey Afrika gezisi sonrası bir de faiz lobisi eklenmişti. Liste uzun, mesela 8 Haziran 2013 tarihli Türkiye gazetesi faiz lobisini Soros olarak tanımlamış. Onun ‘fonladığı’ gruplar varmış işin arkasında. Soros’un hükümet devirme planları hep çiçek isimleriyle anılıyormuş. Türkiye’de bu sembol ağaçmış. Tamam Soros’un ülkeler özelinde kriz çıkarabildiğini ben de biliyorum. Ama insaf yahu, adama sormazlar mı George Soros, ya da bir başka güç, benim evinde uyuklayan, Taksim’de olan bitenden -televizyonların ilgisizliği sağolsun- zerre haberi olmayan halkımı bölge, semt, il farketmeksizin gecenin 2’sinde nasıl oldu da sokağa döktü? Soros’un bir tür “kitle telepati” silahı olduğu düşünülerek yapılmış bir yorum olduğunu düşünüyorum. Hadi diyelim ki her şeyin arkasında Türkiye gazetesinin özel haberle isim vererek, başbakanın ise isim vermeden faiz lobisi dediği grup Soros. O zaman bi zahmet, sabahın 5’inde biber gazı sıkan polisle ve bu emri veren yetkililerle bağlantısı da incelenebilir mi? Ve dahası, olayları başlatan da oysa, Gezi Parkı’na yapılacak AVM’nin (Başbakan havalimanında kendini yalanlayarak oraya AVM sığmaz zaten dedi ama ben sığdırabileceği konusunda herkesle iddiaya girerim.) tetikleyici olduğu düşünüldüğünde, bu fikri AKP’ye önerenin de Soros olması gerekmez mi? E o zaman, bu mantıkla ben kalkıp AKP – Soros işbirliği ülkeyi felakete götürecek dersem haklı mıyım haksız mı? Kelime oyunlarıyla saçmalamıyorum, düz bir mantık kurup soruyorum…

Kimler kimlere karşı?

Bu sorunun çoook fazla yanıtı var. Tabii kimin yanıtladığına göre değişiyor. Olayların başından bu yana taraf farketmeksizin yazılan hemen her yorumu, yapılan hemen her açıklamayı takip etmeye çalıştım. Tarafsız bir bakış açısıyla bakarsak durum şu:

a) Kökten çevreciler: Hakikaten işi gücü ağaçların korunması, Gezi Parkı’na zarar gelmemesi için çalışanlar. Yalnızca Gezi Parkı değil, ülke genelindeki her türlü çevre düşmanı girişimin karşısındadırlar. İlk gazı yiyenler de bu isimlerdi, ülkenin bir başka ucundaki hidroelektrik santrali inşaatında dozerlerin karşısında duranlar da. Son polis taarruzundan sonra parktan çıkmak zorunda kaldılar.

b) Yahu eylem varmış, biz niye yokuzcular: Bu grubu, ağırlıklı olarak İstanbul’da konu farketmeksizin düzenlenen yürüyüş, eylem vb. yerde görebilirsiniz. Öyle insanlarla tanıştım ki, aslında fikren desteklemese bile eylem, yürüyüş olduğu için işinden gücünden izin almaya kalkıyorlardı. Genelde sol ağırlıklı oldukları düşünülür, bir kısmı gerçekten de öyledir. Taksim’de ya da ülkenin farklı kesimlerinde elinde bayraklar, flamalar olan grupları bu sınıfa dahil edebiliriz. En son meydan ve AKM civarında görüldüler.

c) Taraftarlar: Bu olaylarda bu denli etkin olmalarını kimsenin beklemediği grup. Liglerin sona ermesiyle de kendine meşgale arayan, ama bir yandan da fanatikliğe yakın olabilirim ama ben toplumu severim arkadaş diyen gruplar. Devreye girmeleriyle işin tanınırlığına müthiş bir katkı yaptılar. Başta Çarşı olmak üzere mizahi yetenekleriyle olayı anlamaya çalışan büyük bir kesimin protestolara sempatiyle bakmasını sağladılar. Bir iş makinesinin hukuk dışı ele geçirilmesi bile olumlu bir hareket kabul edildi. Ki bu olay, tek başına başta Tayyip Erdoğan olmak üzere tüm idarecilerin gözünü korkutmaya yetti. Bir iş makinesine POMA (Polisle Olaylara Müdahale Aracı) adı verilip TOMA’lara karşı durması değildi korkutan, olayları dışardan izleyenlerin sempatisiydi.

d) Yarı zamanlı eylemciler: Çoğunlukla beyaz yakalılardan oluşur. Gündüz toplantıdan toplantıya koşturan, öğle yemeğini çalıştığı plazada ya da civarında yiyen, akşam eğer şehir dışındaki bir toplantıdan dönmüyorsa eğlencesine bakan, kimi zaman maç, kimi zaman dizi izleyen kesim. Bu kesimin, özellikle 30 yaş altı ve bekar olanları caddelerdeki kalabalığın ta kendisiydi. Ekonomik yaşamın bu denli içinde olmaları, Başbakan’a “olayların ardında faiz lobisi” var dedirten etkenlerden biridir. Sadece katılımcı olan bu grup, aynı zamanda sosyal medyada mesajların hızla yayılmasında da etkiliydi. Özellikle yurtdışı kaynaklı haberlerin aktarılmasında rol oynadılar. NTV protestosundan sonra sokaktan çekilmeye başladılar, internet ortamında etkilerini sürdürmeye çalışıyorlar.

e) Polis: Kimine göre emir kulu, kimine göreyse vahşetin somut hali. Her ne olursa olsun, şiddeti karşılarındakilerin durumu ne olursa olsun aynı dozda göstermeleri hataydı. Hiçbir şey yapmadan oturan ya da sakince yürüyen insanlara da, kendilerine taş, havai fişek hatta molotof atanlara da aynı tepkiyi vermeleri bana üzücü bir olayı hatırlattı. Bu olay gerçektir. Çok uzak olmayan bir geçmişte, 90’ların başlarında yani PKK terörünün zirve yaptığı bir dönemde geçiyor olay. Bir grup terörist askeri birliğe baskın yapıyor. Çok sayıda şehit veriliyor. Destek varana kadar durum iyice kötüleşiyor. Desteğin gelmesinden hemen önce bazı teröristler ölen askerlerin kıyafetlerini kendi üstlerine geçiriyor. Helikopterler tepede ama kim asker kim terörist yukardan tespit etmek zor. Durum merkeze aktarılınca emir geliyor: Çatışma başlayalı saatler oldu. Şu ana kadar canlı asker kalma ihtimali zayıf. Ayrım gözetmeksizin vurun!.. Polisin, Cumhurbaşkanı’nın ikinci sükunet açıklaması öncesinde gösterdiği tavrın bu bahsettiğim olaydan farkını söyleyebilir mi kimse…

f) Başbakan: Konfüçyus ya da Mevlana mutlaka şuna benzer bir cümle kurmuştur: “Kibir ve hırs sahibi olmak, bu dünyaya yapılabilecek en büyük kötülüktür”. Başbakan bu iki zararlı huyun yanına ‘inat’ı da eklemeyi başardı. Hırs sahibi, kibir seviyesi yüksek ve son derece inatçı bir kişilik çizdi. Daha olayların başında “istediğinizi yapın, biz kararımızı verdik” diyerek başladı. İşler bu kadar büyümeden ortalığı birkaç basit açıklamayla yatıştırabilecekken adeta körük fabrikasını tam kapasite çalıştırdı. Yetmedi, Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarını anlamaya çalışmaya bile tenezzül etmedi. Şimdi de kendi parti tabanının bir bölümünü – hepsi olduğunu zannetse de artık mümkün değil – sokaktaki neferleri ilan edip savaşa çağırdı. Alternatifi olmadığı için bunları yapmaya gücü var, ama kuyuya indi ve inerken yaktığı mum kendi ipini yavaş yavaş eritiyor, işte onun farkında değil… Bugünkü AKP İstanbul mitinginden mutlu ayrıldığına eminim. Ama unutmaması gereken bir şey var: Kalabalıkların, asıl görülmesi gerekeni gizleyebilme yeteneği de vardır…

g) Medya: Medya bu olaylarda taraftı hem de en fanatiğinden. Penguen belgeseli yayınlayarak, ajanslardan gelen haberleri bile vermeyerek, muhabirlerini görevlendirip ‘sahaya’ sürmeyerek ve her söyleneni papağan gibi sorgulamadan tekrarlayarak zaten az olan saygınlığını tamamen yitirdi. Sonra toparlamaya çalıştı ama artık çok geç. Açıkçası, öncesinde de AKP adına olumlu haberler verenler çizgisini koruyarak en azından kendi kitleleri gözünde değer kaybetmedi. Ama başta televizyonlar olmak  üzere kalanı için olumlu bir şey söylemek çok, ama çok zor.

h) Halk: Benim canım halkım. Gaz yiyen gençleri görünce kendi çocuğuna sıkılmış gibi üzülen, tencere tavayla, evinden ışıkları açıp kapamayla, yürüyüşlerde kameralar çeker de başıma bir iş gelirse diye endişelendiğinden “Tayyip İstifa” diye bağırmayan; bir genç, yürüyüş yapan gruba İstiklal Marşı okuyalım demek isterken sesini duyurmak için bir banka çıktığında “aman çocuklar yıkmayın” diyen, cevap olarak “teyze, sadece konuşacak, zarar vermiyor” yanıtı aldığında “Bana teyze deme!” diye atar yapan güzel halkım benim. Son haftamı, yıllık iznimi kullanmak için yollarda geçirdim. Taraklı’dan, Kütahya’dan, Afyon’dan Keçiborlu’dan, Isparta’dan geçip Eğirdir’e, sonrasındaysa Antalya, Muğla, İzmir, Çanakkale yapıp İstanbul’a döndüm. Bu satırların bir kısmını Eğirdir’de yazmıştım. Şimdi evimde düzenliyorum. Geçtiğim hiçbir yerde protestoyu anlatan, anımsatan tek bir duvar yazısı bile görmedim. İzmir ve Antalya’da akşamları sesten protestoların var olduğunu anlayabiliyordunuz. Ama diğer şehirler için farkındalık seviyeleri düşük diyebilirim. En azından geçtiğim anlardaki izlenimim bu. Tayyip Erdoğan, televizyonları susturduğu, gazeteler de kendilerine söyleneni yazdıkları ya da hiçbir şey yazmadıkları için kimsenin olaylardan haberi bile yok. Belki İstanbul’da, İzmir’de, Ankara’da ya da şehir merkezlerinde eşi dostu ahbabı olan varsa duymuştur o kadar. Televizyondan aldıkları ilk bilginin, Kenan Doğulu’nun Gezi Parkı tişörtlü güzellik yarışması olduğunu düşünürseniz bilgisiz olmakta haklılar da aslında. O yüzden izledikleri programa, kanala göre yorum yapıyorlar. Kimileri Tayyip Erdoğan’ın söylediği her cümleyi kayıtsız şartsız onaylarken, kimileri daha soğukkanlı yaklaşmaya çalışıyor ama gözlerinde bir “neler oluyor Taksim’de?” bakışı hakim. Gerçek bilgiler başta televizyon olmak üzere kitle iletişim araçlarınca paylaşılmadan da neler olup bittiğini anlayamayacaklar. Erdoğan’ı kayıtsız şartsız onaylayanlar arasında “Tayyip, bu halkı tutmasa iç savaş çıkar” diyene de rastladım, “Adam silah alımını neden kolaylaştırdı, bütün AKP seçmeninin silahı var, ortalığı yakıp yıkarlar” diyene de. Hani deniyor ya, Erdoğan yüzde 50’yi zor tutuyoruz diyerek iç savaşa sürükleyecek diye. Bu açıdan bakınca haklılık payı var…

Kime inanmalı?

Bundan 4,5 yıl önce Twitter kullanım kılavuzu yazarak, Başbakan’ın bela dediği Twitter’ı insanlara öğreten ilk kişilerden biriyim. Kendimi sosyal medya uzmanı olarak tanımlamıyorum ama hangi servisin tutacağı, hangisinin tutmayacağına dair neredeyse hiç yanılmadım. Twitter, büyük etkiye yol açacak bir servisti bana göre. Hazırladığım yazıda bazı ünlü isimler kullanmaya başlasın, önü alınamayacak şekilde ilerleyecek mealinde bir yorum yapmıştım. Bu tecrübemle şunu rahatlıkla söyleyebilirim; ilk gördüğünüze inanmayın, araştırın, sorgulayın, sağlam, doğru bilgi içerdiğine inandığınız kaynaklardan faydalanın. Olayları, yorumları önce tarafsız  bir gözle değerlendirin, sonra kendi yorumunuzu katın. Aksi takdirde birilerinin oyuncağı olmaktan daha öteye gidemezsiniz. 

Özgürlük satın alınır mı?

Protestoları eleştirirken, “AKP Türkiye’yi dünyanın en güçlü ekonomisi yaptı, daha ne istiyorsunuz?” diyenlere birkaç lafım var. Bir; ben köle değilim arkadaş, özgürlüğümü, tüm dünyada hak olarak elde edebildiklerimi cebime üç kuruş fazla giriyor diye satacak değilim. İki; bir ülkenin ekonomik gücü yalnızca kendi yaptıklarıyla ölçülmez. Üç; bu ülkenin en sevilen isimleri her zaman birleştirici etki yaratanlar olmuştur. Başbakan’ın şu an yaptığı gibi paranoyak bir toplum oluşturanları tarih hiç iyi anmamıştır.

Politika, sen ne boş şeysin!

Şu politikacıların dünyanın gelişimine olan katkıları neler olabilir denince aklıma çok fazla şey gelmiyor. Sadece, gelişime destek veren yolu açmalarını sayabiliyorum. Bunu da çoğu politikacı ya yapmıyor, ya yapamıyor ya da umursamıyor. Türkiye’deki durum da çok farklı değil açıkçası. Ekonomik yönden gelişimi ülkenin her alanda gelişimi olarak gören zihniyetlerce yönetiliyoruz yıllardır. AKP dönemi de aynı rotada ilerledi bugüne kadar. Toplumun düşünmesine ne hacet, biz onların yerine düşünür, karar alır uygularız zihniyeti her ülkenin geçmişinde bulunur. ABD’de kölelik, Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini, Rusya’da kimi başkanlar, hatta şu an kısmen de olsa Putin bu tanıma uygun bana göre. Listeye İngiltere’nin eski sömürgeleri Hindistan ile Güney Amerika ülkeleri de eklenebilir. Sonuç, birileri “eeeh yeter ama” diyerek ortalığa çıkar, değişim vaat eder, pek çoğu başarısız olur, kimileri yönetime gelir ama koltuğun rahatlığından olsa gerek eski tas eski hamam yola devam eder. Recep Tayyip Erdoğan’ı da bu sınıfta değerlendirmekte bir sakınca görmüyorum. Hitler gibi katliama imza atacak anlamında değil, kendi düşüncesinin herkes için iyi olduğunu düşünmesi anlamında. Ama 76 milyonluk bir ülkede, diktatörvari davranışlarla bunu gerçekleştirmeye kalkarsanız, sonuç Gezi Parkı’ndaki üç beş ağaçla sınırlı kalmaz. Erdoğan, İBB başkanlığı sonrası pek çok kişiye göre haksız bir şekilde hapse atıldığı için yeniden politikaya dönebilmişti. Diğer parti yöneticilerinin çeşitli politika oyunlarıyla kurallar esnetilmiş, Erdoğan da bugün Başbakanlığa giden yola girmişti. Başbakanlığının ilk döneminde mazlumdan, mağdurdan zayıfa geçiş yapmıştı. Daha güçlü olmalıyız ki Türkiye’yi daha hızlı büyütelim diyerek oyları almıştı bu kez. Ama sonra işler değişti, güçlü olmanın tadına varınca sınırları olmayacağını, her istediğini yapabileceğini sandı. Yanıldığını, gecenin şu saatinde ülkenin dört bir yanında Tayyip İstifa diye bağıranlara bakarak görebilir. Bunu görebilecek kadar da politikayı bilen bir isim Erdoğan. Önceki çıkışları da, bugüne kadarki “bizler ve onlar” tavrı da hep politikanın uğursuz yüzünü simgeliyor. Mağdurdan zayıfa, oradan güçlüye geçiş yapan Erdoğan, şimdilerde paranoyadan destek alarak ilerlemeye  çalışıyor. Konu ne olursa olsun karşısında hep bir suçlu olduğunu düşündürtmeye kalkıyor, kimi zaman meclisteki diğer partilerin, kimi zaman marjinal grupların (yahu kim bunlar, Gezi için sokakta gaz yeme yürüyüşüne katılanlar olmadığını herkes biliyor) kimi zaman da dış mihrakların oyununa karşı politik duruşunu (!) sergiliyor. 16 Haziran 2013 tarihli AKP İstanbul mitinginde 1 milyon kişi olduğu iddia ediliyor. Bilimsel gerçeklerse 295 bin civarı. Sayı ne olursa olsun, mitingde, akşamında ve sonrasında istediği kadar esip gürlesin, karşısındakilerin CHP’nin Cumhuriyet mitinglerindekiler olmadığını o da biliyor. Bu yüzden daha Gezi Parkı olaylarının başından beri seçmenlerini fikren hazırlamaya çalışıyor. Karşısında rakip olmadığı için içi biraz rahat ama artık bu rahatlığın yanında şüphe de olacak. 

Türkiye, dünyaya eylem kültürü ihraç etti

Bundan böyle tüm dünyada protestolar gerçekleştirileceği zaman ön toplantılarda Türk usulü yapalım diyenler de çıkacaktır. Mizahıyla, sanatıyla, duruşuyla dünyaya bir eylem kültürü ihraç ettik. İlk örneği San Fransisco’da yaşanmış bile. Bir site inşaatı için ağaçların kesilmesini istemeyen bölge halkı #GeziGardens adını verdikleri protestoya başlamış. Devamı da gelecektir çünkü bu tür, yakma yıkma içermeyen protestolar, protesto edilenler hariç hemen herkesin sempatisini topluyor.

Kimin planı?

Bugüne kadar ortaya çok sayıda iddia atıldı. Tayyip’i devirmek isteyen iç güçler, Türk ekonomisinin gücünü kıskanan faiz lobileri, marjinal gruplar, polislerin yönetici kademelerini ele geçirenler vs. vs. Erdoğan’ın son 15 günde sırayla dile getirdiği bu iddiaların sonucunda AKP İstanbul mitinginin konusu oyunu bozma üzerine inşa edildi. Üç ay öncesinden istihbarat aldıklarını da söyledi Erdoğan. AKP’nin bu istihbarat karşısında önlem almadıklarını/alamadıklarını ise sokaktakileri tanımlarken üç dört farklı alternatif söylemesi gösterdi. Aslında ortada yayın yasağı silahını elinde tutan RTÜK dışında planı olan kimse yoktu. Olaylara üçüncü gün tepki veren kurumlar, saatlerce canlı yayın yapan yabancı kanallar hepsi kervan yolda düzülür misali olayların gelişimine göre pozisyon almaya çalıştı. AKP sözcüsü Hüseyin Çelik’in “İstanbul İsyanı” senaryosuna tepkisinin olaylar başladıktan ancak 19 gün sonra gelmesini de dahil edebiliriz buna. Sokaktakiler, sayıları 500’ü bulmayan eylemsever gruplar haricinde sıradan halktı. Sadece Gezi Parkı’nı korumaya çalışanlara karşı uygulanan şiddeti içlerine sindirememiş, daha önce hayatında hiç eyleme katılamamış halktı. Bundan sonrası da yine aynı olacak… 

Cumhurbaşkanı için ayrı bir parantez…

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve yaklaşımı için özel bir parantez açmak gerek. Olayların ilk gününden itibaren yatıştırmaya, rutin yaşama döndürmeye yönelik açıklamalara imza attı. Son günlerde sessiz kalarak bu olumlu imajını biraz zedelese de genel tavrının eylemcilere, protestoculara, polise ve elbette politikacılara örnek olduğunu düşünüyorum. Umarım, önümüzdeki günlerde de aynı tavrı gösterir. 

Ya şimdi ne olacak?

Eğer sağduyu kazanamazsa -maalesef yenilmesini isteyen çok kişi var- bu olayları uzun süre yaşamaya devam ederiz. Ama her direniş, beraberinde Erdoğan’a kullanabileceği yeni materyal de veriyor. Bu yüzden, elinizi başınıza götürüp alnınıza hafifçe vurun ve evinize dönün. Amaç, Erdoğan’ı başbakanlık mevkiinden indirmekse bunun yolu sokaklar değil, seçim sandığı olmalı. Bin türlü oyun da olabilir sandıklarda, daha önce çok yaşandı ama değişim olacaksa bu sandıkta olmalı. Çünkü sandıksız çekilen bir Erdoğan, yeniden yıllar önceki mağdur kimliğine dönüp geri gelmenin yolunu bulacaktır. Ama yenilgiyi sandıkta alırsa, geri döndürülemez bir düşüşün başlangıcında demektir. Özellikle şiddet içeren eylemlerin acilen sonlanması gerek. Çünkü her şiddet karşıtını doğuruyor ve bu bitmek bilmeyen bir döngü. Dakikada 6000 devir çeviren bir otomobil motorunu sürekli 9000 devire çıkarmaya çalıştığınızı düşünün. Kısa zamanda iş göremez, sizi taşıyamaz hale gelecektir… 

Buraya kadar okuyabildiyseniz…

Öncelikle teşekkür ederim. Aslında yukarıda toparlamaya çalıştığım her başlık için bu uzunlukta yazılar hazırlanabilir. Ama her yeni yaralı haberi, her söylenen yeni yalan ve çürütülmesi, insan zihnini fazlasıyla yoruyor. İlerleyen günlerde bu yazıya yenilerini eklemeye çalışacağım. 

Yazı içindeki hemen her cümleye farklı kaynaklara ait linkler verebilirim. Ama WordPress’in şu an link ekletmemesi yüzünden yapamadım. Onları da dahil ettiğimde ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz…

Görüşmek dileğiyle,
Melih Çelik

 

TAGS
RELATED POSTS