Genel

Sigarayı bırakmamın şerefine…

on
17 Nisan 2014

90’lı yıllar. İlk yarısı. Hava ya açık, ya kapalı ya da arada bir yerde işte. Farketmez, konu aynı. Kabataş’tan Taksim’e çıkan ara sokaklarda, adeta ritüel haline gelmiş, karşılaşılan her çıkışta tekrarlanan bir konuşma…

– Al bi tane.
– Yok, sağol.

Birkaç gün, hafta ya da ay sonra;

– Sen de alsana…
– Almıyım sağol.

Yine 90’lı yıllar. Bir öncekinden belki bir hafta, belki birkaç ay, belki de yıllar sonrası. Ama yine 90’ların ilk yarısı. Ritüele uygun olarak;

– Yak bi tane.
– Sağol, içmeyeceğim…
– Sen bilirsin…

Yukarıda okuduğunuz yaşam parçası lise yıllarıma ait. Üç yıl boyunca, karşılaştığımız hemen her gün al bi tane, yak bi tane denilen şeyse tahmin ettiğiniz gibi sigara. Tekrarlayan anlar, yinelenen konuşmalar, tüketilen nefesler. İnatla her karşılaşmada sigara ikram edilmesi ve benim de aynı, belki de daha güçlü bir inatla reddetmem. Eğer o tekliflerden birini kabul etseydim bu yazıyı ya hiç okuyamayacak ya da yıllar öncesinde karşılaşacaktınız. Netice aynı; ömrümün yarısı…

Baca gibi değildim ama tiryakiydim işte. Daha gençken ortalama 1 paket seviyesinde olan, son yıllarda ise yarım paket, hatta kimi zaman onun da altında tükettiğim sigaradan bahsediyorum. Toplam içtiğim sigara sayısı meçhul, ciğerlerime, damarlarıma olan etkisi de öyle. Zaten bırakma kararı almamın ardında çok şükür herhangi bir rahatsızlık yok. Dedim ya; asıl sebep ömrümün yarısı…

Lise bittikten sonra, üniversite sonuçlarını beklediğim yaz tek tük içmeye başlamıştım. Okul bitince, üç yıl boyunca, karşılaştığımız hemen her gün bana sigara ikram eden arkadaşımla görüşmeyi bırakmıştım. Etrafta sigara içen arkadaşlarım vardı, ama teklif ısrar dengesini iyi ayarladıkları için bana da inatlaşacak bir şey kalmamıştı. İşte o dönemde başladım sigaraya. Kimseler al iç demiyorken. Ömrümün yarısı ne vakte denk gelir ki diye hiç düşünmüyorken, öylesine başladım işte, sonra gerisi de geldi.

İlginç anılarım da oldu sigarayla. Mesela, sene 2000 ya da 2001. Mevsim ya kış ya da kışla bahar arasında. Beyoğlu’nda, Çiçek Pasajı’nın tam karşısındaki binanın üst katlarında bir dergide çalışıyorum. O dönem içtiğim sigara Camel Medium. Eskiler bilir, hani şu turuncu kutulu olan. İçiyorum içmesine ama İstiklal Caddesi gibi bir yerde bulmakta bile zorlanıyorum. Nihayet başka bir semtte denk geldim. Aldım, kutusunu açtım. Kapağını kaldırdığımda iç tarafta müşteri hizmetleri yazan bir e-posta adresi gördüm. O dönem tabii şimdiki gibi twitter, facebook yok. Hatta çoğu şirketin çağrı merkezi görevi üstlenen birimi bile yok. Kısa bir mesaj yazdım kutudaki adrese: “Camel Medium’u Beyoğlu’nda bulamıyorum. Piyasadan mı çektiniz?” Cevap gelmesi konusunda çok ümitli değildim ama sadece iki saat sonra kısa bir yanıt düştü ekranıma; “Ürünümüzün satışı devam etmektedir. Bulamadığınız bayinin yerini iletebilir misiniz?“. Aynı hızda cevap gönderdim: “İstiklal Caddesi’nde hiçbir bayide bulamıyorum!

Yaklaşık bir hafta ya geçti ya geçmedi. Koskoca İstiklal Caddesi’ndeki neredeyse tüm sigara satış noktaları, ara sokaktakiler dahil turuncu Camel Medium kutularıyla doldu. Gerçi, bu olayın üstünden bir sene geçmeden ürünün satışını bitirdiler. Ben de sağda solda anlattığım bu anıyla kalakaldım.

Sigara, malum kaçağı da bolca görülen, tezgahlardan eksik olmayan bir ürün. Eğer bulunduğunuz yer sınır bölgelerine yakınsa rahatlıkla kaçak olanlarını da bulabilirsiniz. Misal; yıl 2006. Aylardan Ocak ya da Şubat. Hakkari Şemdinli’ye bağlı Derecik’te askerdeyim. Hava değişimi sonrası birliğime dönerken Şemdinli KTM’de konakladım(!). KTM, şu meşhur motosiklet markası değil elbet. Kabul ve Toplama Merkezi olarak geçer. Eğer o bölgede askerlik yapıyorsanız öyle elinizi kolunuzu sallaya sallaya birliğinize gidemezsiniz. Giderseniz hoşgeldin cezasıyla karşılaşmanız kuvvetle ihtimal çünkü. İşte o dönemde, Şemdinli’de askerlik hayatımın ilk ve tek çarşı iznindeyim. İzin derken, askeri birliğin dışına çıkma izni aslında. Askeri kıyafet, elde şarjörü takılı bir tüfek, üstümde yine şarşörler yerleştirilmiş hücum yeleği, yanımda bir komutanla önce bankaya maaşları çekmeye gittik. Kıyafeti değiştirin, yüzüme bir maske takın bankayı soymaya gelmiş sanarsınız, öyle bir ortam. Bankanın ardından birliğin ihtiyaçlarını karşılamak için civar dükkanlardan malzeme satın almaya geçtik. O sırada yanımdaki komutan “Sigara alacak mısın?” dedi. “Evet” diye yanıtladım. Bir dükkana girdik, kıtlama şekerli kaçak çayımız geldi hemen. O sıralar Winston içiyordum. Dükkanın sahibine; “Winston istiyorum, şu kadar paket.” dedim. Adam hiç düşünmeden; “Hangisinden istiyorsun, kaçak olanı mı orijinali mi?” dedi. “Kaçak şu kadar, orijinali bu kadar…

Bu yazıyı sigarayla ilgili ya da askerdeki anılarımla uzatmayı düşünmüyorum merak etmeyin. Bunlar, ya böyle anıları da varmış insanların cümleleri sadece. Yukarılarda dedim, hatta tekrarladım ya, asıl mesele; ömrümün yarısı…

Peki ne bu ömrümün yarısı? Yukarıdaki anıların başrolünde olan sigarayla birlikteliğim, bu yıl 18. yaşına girecek. Bu satırları yazdığım 17 Nisan ise benim 36. yaşgünüm. Sigaraya başladıktan bir iki yıl sonra; “Ben bunu evlenince bırakacağım” demiştim. Sonra baktım, evlenmeye niyetim yok. Bari güzel bir bahane bulayım dedim. İşte ömrümün yarısı, bulduğum en güzel, en akla yatkın bahane. İnsan beyninin bir olayla ilgili öyküler yazdığını okumuştum bir kitapta. Davranışlarımızın da bu öykülere uygun olarak şekillendiğini… İşte “Ömrümün yarısı“, aklımın benim için yazdığı öykünün adı…

Yaş oldu 36. Sigara yaşı oldu 18. Eh, bu kadar yeter değil mi?

TAGS
RELATED POSTS