Genel

Yoluma çıkan öyküler – 1000 ağaçlı Nebi Dayı

on
31 Aralık 2013

Akpınar Köyü seyir terasındayım. Arkamda, tam tepeye kurulmuş bir yörük çadırı, aşağıda ise Eğirdir Gölü. Manzaranın keyfini biraz daha çıkarmak mı yoksa bulunduğum bölgeyi keşfetmeye çalışmak mı kararsızım. Aşağıda, mavinin binbir tonunu barındıran göl tüm haşmeti ve dinginliğiyle uzanıyor. Gökyüzü, yazın başlangıcını temsil eden şu günlerde az da olsa bulutlu. Üşütmeyen, tam aksine insanın içini ısıtan bir güzellikle salınıyorlar. Gölü iyi gören bir masa bulduğum için şanslıyım. Günlerden pazar olunca yerli ahali de terasa akın etmiş. Kalabalık, ama herkes kendi halinde. Etraf, koşuşturan çocuklar ve garsonlarla dolu. Bir kahve buraya, semaverdeki çaylar şu masaya derken İstanbul’daki mekanları aratmayan bir hareketlilik söz konusu. Belirsiz bir sırayla, düzgün olmayan basamakları aşarak arkamdaki yörük çadırına gidip siparişleri getiriyorlar.

Özel süslü kabı içinde, kıvamı iyi tutturulmuş orta kahvemden bir yudum alırken bir yandan da yarınki rotamı düşünüyorum. Eğirdir’den çıkılacak, önce gölün doğusu neredeyse baştan başa geçilecek, sonra direksiyon sağa çevrilip bir başka göle, Beyşehir’e doğru yol alınacak, sonra Akseki’de hiç tanımadığım dedemin köyü bulunup güneşin durumuna göre Manavgat ya da Antalya’da kalınacak. Çantamı açıyorum, yanımdan hiç ayırmadığım karayolları haritasına bir kez daha bakıp alternatiflere bakıyorum. Arada dağlar olduğu için çok alternatifim yok, ama sonuçta acelem de yok. Geceyi Yeşilada’da geçirmek için kalacağım yeri seçmişim. Sabah kahvaltı, bagaja yerleştirilen valiz sonra ver elini yollar…

Tüm bunları düşünürken hesabı ödemek için kasaya yöneliyorum. Bozuk var mıydı, yok muydu konuşmasının arasında kasadaki adama aklımdaki rotayı söyleyip, gölün kıyısını takip edeceğim değil mi diye soruyorum. Evet diyor, ama eğer Akseki’ye gideceksen o yolu kullanma. Benzincinin yanındaki yoldan sap, sonra yolu takip et, o yol seni Akseki’ye götürür, üstelik manzarası da çok güzeldir. Zayıf yerimden vurdu beni. Ben ki, arabayla hareket halindeyken güvenli bulduğum her anda, hemen her manzaralı ortamda telefonun ekranına dokunup fotoğraf çekme hastalığına yakalanmışım. Peki diyorum, daha güzel diyorsan oradan giderim…

* * *

Dediği gibi de çıkıyor. Dağların, tepelerin arasından geçerken, uçurumların kıyısında dolanırken onlarca yıllık ağaçları izliyorum. Hızım, hem yolun virajlı olması hem de aralarda fotoğraf çekmeye çalışmam nedeniyle yavaş. Ama dedim ya, acelem yok, yeter ki kaçırdığım bir şey olmasın… Önce Aksu ilçesini geride bırakıyorum. İlçenin hemen çıkışındaki tepede bir çeşme gürül gürül akıyor. Elbette duruyor ve arabadaki şişelerimi dolduruyorum. Virajların sayısı artıyor, rakım yükseliyor, ama manzara da bir o kadar güzelleşiyor. Çadırdaki adam yolun beni önce Yenişarbademli’ye sonra da Akseki’ye ulaştıracağını söylemişti. Tabelalar doğru yolda olduğumu gösteriyor. Ama bir başka tabela beni şüpheye düşürüyor: “Yenişarbademli – Kurucaova arası yol çalışması nedeniyle kapalıdır”. İçimde bir şeyler kırılıyor, yolu elimden aldıkları için söylenmeye başlıyorum. Yol gerçekten kapalıysa, geldiğim yolun tamamına yakınını geri dönmem gerekecek çünkü. İlerlemeye devam ediyorum, niyetim, bir arka yol varsa onu kullanıp Akseki’ye doğru devam etmek.

Tam o anda yolun kenarındaki tek katlı binadan siyah plakalı bir araç çıkıyor. Yavaşça yaklaşıp az önce karşıma çıkan tabelayı soruyorum.

– Yol kapalı tabelası gördüm ama…
– Hayır, yol çalışması vardı ama inşaatı yapan şirket bırakıp gitti, geçebilirsiniz.

Derin bir mutluluk nefesi. Sorun yoksa yola devam edebilirim. Birkaç dakika sonra bir köye varıyorum. Ya Yenişarbademli’de ya da Kurucaova’da olmalıyım. Tam, durmayıp devam edecekken gözüme bir köy kahvesi takılıyor. Üstümde, döndüğüm sayısız virajın ve aldığım tertemiz havanın tatlı bir yorgunluğu var. Arabayı uygun bir yere bırakıp tam karşıdaki kahveye yöneliyorum. İçerisi boş, tek katlı kahvenin yan duvarında üç tahta masa, masalardan birinde yaşları 70 civarında iki adam ve diğer masada da elinden bırakmadığı bastonuyla 80’lerinde gösteren bir başka adam var. Neden bilmiyorum ama tek oturan adamın yalnızlığı beni çekiyor. Selam verip yanına oturuyorum.

* * *
Sohbete başlıyoruz. Ben daha çok etrafı sormak niyetindeyken adam, yalnızlığını paylaşan birini bulmanın hevesiyle anlatmaya başlıyor. Kahveci yanımıza yaklaşıp masaya iki demli çay bırakıyor. O an, masa komşumun adını da öğreniyorum; Nebi Dayı. Sırtı hafif kamburlaşmış, yürürken belli ki zorlanan, avuçlarının içinin tamamına yakını nasırlı, yaşlı bir amca var karşımda. Bana, bir çırpıda son yıllarını özetliyor adeta. Geçirdiği rahatsızlıklar, doktordan alınan randevular, gidilen hastaneler… Hastanedeki doktorun ona söyledikleri. Hepsi, yaşından beklenmeyecek bir hızda dudaklarından dökülüyor. Belli ki, birileri onunla sohbet etmeyeli uzun zaman olmuş. İçimden, yan masada oturup da Nebi Dayı’yı aralarına almayan diğerlerine kızıyorum. Tam o sırada uzaktan telefonumun sesi geliyor. Şarj olması için kahvenin içindeki masaya bıraktığım geliyor aklıma. Nebi Dayı’dan izin isteyip telefonumu almaya gidiyorum. Arayan ofistekiler, bulamadıkları bir yazıyı göndermemi istiyorlar. Bilgisayarımı açıp dosyayı önce telefonuma kopyalayıp sonra da arayan arkadaşıma gönderiyorum. Nebi Dayı, usulca, ama biraz da şaşkın gözlerle neler yaptığımı inceliyor. Hafif bozulduğunu hissediyorum. Tam laflayacak birini bulmuşken içinden arayana sövüyormuş gibi geliyor. Bilgisayarımı kapatıp iki çay daha söylüyorum. Nebi Dayı, yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle doğrulup kaldığı yerden anlatmaya başlıyor. Dediklerinin hepsini anlayamasam da sakince dinleyip, anladığım yerlerde sorular soruyorum. Tam o sırada söz çocuklarına geliyor. Onların farklı şehirlerde olduklarından, çalıştıklarından, vakit bulup her zaman gelemediklerinden bahsediyor, aslında biraz da dert yanıyor…

* * *

Sonra, eliyle ilerdeki tepeleri gösteriyor bana. Ben orman işlerindeydim diyor. O gördüğün tepedeki ağaçları kendi ellerimle diktim. Binlerce ağaç diktim ben buralara diye ekliyor. Ona, geldiğim tarafta gördüğüm ağaçları soruyorum. Hayır diyor, onlar değil, ilerdekiler. Belki de 40 – 50 yıllık dev ağaçlardan oluşan bir orman var etrafta. Aklıma, Çekül’ün 7 Ağaç Ormanları’nda kendi adıma diktirdiğim ağaçlarım geliyor. İlk dikilenler şu an 20 yaşına yaklaşmış olmalı. Değil ellerimle dikmek, yanlarına gidip bakmadım bile. Bu kez kızgınlığım kendime. Vakfı arayıp tam yeri öğrenmem gerek diye düşünüyorum. Ben bunları aklımdan geçirirken Nebi Dayı anlatmaya devam ediyor. Zaman ilerledikçe istemeyerek de olsa kalkmam gerekiyor. Kibarca, Nebi Dayı’nın sözünü bölüyorum.

– Bana müsaade Nebi Dayı, yolum uzun.
– Sen bilirsin…

Sesinde haklı bir burukluk. O sırada boş bardakları almak için yanımıza gelen kahveciye Nebi Dayı’yla içtiğimiz çayların parasını ödeyip çantamı sırtlanıyorum. Aklımda, Nebi Dayı’nın biraz önce bahsettiği ağaçlar var. Bir yandan da kendine çevreci diyen şehirliler geliyor gözümün önüne. Ben dahil, kaçı kendi elleriyle bir fidanı toprakla buluşturmuştur ki… Oysa, karşımdaki vücudu yaşlı, zihni genç adamın binlerce ağacı nefes veriyor bu dünyaya.

* * *

Ellerine, kollarına sağlık Nebi Dayı, eğer hâlâ yaşıyorsan Allah sana ve diktiğin ağaçlara uzun ömür versin. Çocuklarının, torunlarının seni ziyaret ettiği günlerle buluşman dileğiyle…

Eğirdir’e yolunuz düşerse, Akpınar Köyü’ndeki bu çadırda benim yerime de bir kahve için.

Eğirdir’e yolunuz düşerse, Akpınar Köyü’ndeki bu çadırda benim yerime de bir kahve için.

Akpınar Köyü seyir terasından Eğirdir Gölü

Akpınar Köyü seyir terasından Eğirdir Gölü

 

Her tabela, keşfedilecek yeni bir rota değil midir?

Her tabela, keşfedilecek yeni bir rota değil midir?

Durup, ciğerlerinizi temiz havayla doldurmayacaksanız geçmeyin.

Durup, ciğerlerinizi temiz havayla doldurmayacaksanız geçmeyin.

 

Tabelayla kapalı ilan edilen yol. Tam karşıda Beyşehir Gölü.

Tabelayla kapalı ilan edilen yol. Tam karşıda Beyşehir Gölü.

 

Yazıda bahsettiğim güzergah. 10 Haziran 2013

Yazıda bahsettiğim güzergah. 10 Haziran 2013

TAGS
RELATED POSTS